Başkan pehlivan POTRONLARA BEDAVA HATTA ZARINA ÇALIŞANLAR !...

Başkan pehlivan POTRONLARA BEDAVA HATTA ZARINA ÇALIŞANLAR !...

POTRONLARA BEDAVA HATTA ZARINA ÇALIŞANLAR !...
Fındık üreticisinin kara gün dostundan, şirketlerin iyi gün tedarikçisine…
Bir varmış, bir yokmuş…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; Karadeniz’in yamaçlarında yüz binlerce fındık üreticisi yaşarmış.
Bu üreticiler; toprağı sürer, bahçeyi temizler, gübreyi atar, ilaçlama yapar, budama yapar, ürününü toplar, harmanlar, kurutur ve sonunda da alın terini piyasaya çıkarırmış.Ama masalın bundan sonrası biraz tuhafmış…

Üretici bütün yıl çalışır, masraf eder, risk alır; ürününü satacağı zaman ise karşısına öyle bir piyasa düzeni çıkar ki, üretici adeta maaşını kendi cebinden ödeyen ücretsiz bir işçiye dönüşürmüş.
Hatta mesele bununla da bitmezmiş.
Üretici, kendi parasıyla ürettiği ürünü, kendi emeğiyle hasat edip piyasaya getirirken; ürününü satın alacakların nazını da çekmek zorunda kalırmış.
Ne güzel sistem ama!
Üreten üretici, kazanan başkası; riski alan üretici, fiyatı belirleyen başkası…
İşte bu masalın adı da “serbest piyasa” oluvermiş!

Burada asıl sorulması gereken soru şudur:Devletin piyasa düzenleyici kurumları ne için vardır?Üreticinin pazarlık gücünü artırmak, piyasadaki aşırı dalgalanmaları sınırlamak ve üreticinin emeğinin karşılığını alabilmesini sağlamak için mi?
Yoksa birkaç büyük alıcının hammadde tedarikini kolaylaştırmak için mi?
İşte tartışılması gereken nokta tam olarak burasıdır.

TMO’nun fındık piyasasındaki rolü, yalnızca “kaç liradan alım yaptığı” üzerinden değil; piyasadaki arz-talep dengesi, stok yönetimi, alım politikaları ve özel sektörün tedarik davranışları üzerindeki etkisiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Çünkü piyasa ekonomisinin temel kurallarından biri basittir:
Piyasaya yüksek miktarda ürün arz eden büyük bir aktör, fiyat oluşumunu etkiler.
Hele ki bu aktör kamu gücünü ve kamu kaynaklarını kullanıyorsa, uyguladığı politikanın üretici üzerindeki etkisi çok daha dikkatli analiz edilmelidir.

Şimdi soralım: Yaklaşık sekiz ay önce 350 TL seviyelerinde konuşulan fındık fiyatları bugün neden 160 TL'ler civarında tartışılıyor?

Elbette tek bir sebep söylemek bilimsel olmaz.Fiyatı; rekolte beklentisi, arz-talep dengesi, stoklar, ihracat, döviz kuru, dünya piyasaları, kalite, randıman, alıcıların talebi ve üreticinin pazarlık gücü gibi çok sayıda değişken etkiler.
Fakat bir gerçek de ortadadır:
Piyasaya müdahale eden veya piyasadaki arzı önemli ölçüde etkileyen kamu politikalarının sonuçları mutlaka sorgulanmalıdır.
Çünkü fiyatın düşmesi tek başına başarı göstergesi değildir.

Asıl soru şudur:fiyat kimin lehine, kimin aleyhine oluşuyor?

İşte masalın en eğlenceli bölümü burada başlıyor.
Üreticinin elindeki fındığın fiyatı düşüyor.Ama tüketici market rafına gittiğinde fındıklı ürünlerin fiyatının aynı oranda düştüğünü göremiyor.Hatta bazı ürünlerde fiyat artışları devam ediyor.
O zaman şu basit ekonomik soru ortaya çıkıyor:Hammadde ucuzlarken nihai ürün neden ucuzlamıyor?

Bu sorunun cevabı yalnızca fındık fiyatında aranamaz.
İşçilik, enerji, ambalaj, lojistik, finansman, vergi, pazarlama ve diğer girdi maliyetleri de nihai fiyatı etkiler.

Ama tam da bu nedenle kamuoyunun önüne şeffaf bir maliyet zinciri konulmalıdır.
Fındık üreticisi ürününü daha ucuza satıyorsa;bu ucuzluk tüketiciye neden yansımıyor?
Eğer yansımıyorsa, aradaki ekonomik değeri kim alıyor?
Bilimsel olarak cevaplanması gereken soru budur.

Ve gelelim meselenin en önemli ayağına:1938 yılında kurulan Fiskobirlik, fındık üreticilerinin örgütlü ekonomik yapılarından biri olarak tarihsel bir öneme sahiptir.Kooperatifçilik mantığının temelinde çok basit bir fikir vardır:tek başına zayıf olan üretici, birlikte hareket ettiğinde pazarlık gücü kazanır.
Çünkü piyasada yüz binlerce küçük üreticinin karşısında birkaç büyük alıcı bulunduğunda, ekonomik güç dengesi kendiliğinden eşit değildir.

Ekonomide buna pazarlık gücü asimetrisi denir.Üreticinin örgütlü olması bu asimetriyi azaltabilir.Örgütlü üretici;
. ortak depolama,ortak .               . pazarlama,
. ürün standardizasyonu,
. finansmana erişim,
. işleme ve katma değer oluşturma,
. bilgiye erişim gibi alanlarda daha güçlü hale gelebilir.
Dolayısıyla mesele sadece Fiskobirlik meselesi değildir.
Mesele üreticinin örgütlü olup olmaması meselesidir.
ÇÜNKÜ ÖRGÜTLÜ KÜÇÜK GRUPLARIN,ÖRGÜTSÜZ BÜYÜK KİTLELER  karşısında daha güçlü hale gelmesi iktisadın temel gerçeklerinden biridir.

Geçmişte Fiskobirlik'in marketçilik faaliyetleri üzerinden yapılan eleştirileri hatırlayanlara bugün çok basit bir soru sormak gerekiyor. Şimdi ne değişti?
Tarım Kredi Kooperatifleri market işletiyor.
TMO ürün alıyor, depoluyor, aynı firmalara satıyor. Devletin farklı kurumları ticari faaliyetlerde bulunuyor.
Peki Fiskobirlik kendi ürünlerini işleyip pazarladığında neden aynı ölçüde rahatsızlık duyuluyor?
Burada tartışılması gereken şey “marketçilik yapıp yapmamak” değil;kurumun hangi amaçla, hangi kaynakla, hangi denetim mekanizmasıyla ve kimin yararına faaliyet gösterdiğidir.
Bir kooperatifin üreticisinin ürününü işleyip katma değerli ürüne dönüştürmesi, kooperatifçiliğin ekonomik mantığı içerisinde ayrıca değerlendirilmelidir.

Fiskobirlik geçmişte kötü yönetilmiş olabilir.
. Yönetim hataları yapılmış olabilir.
. Finansal sorunlar yaşanmış olabilir.
. Bunların hepsi tartışılabilir.
. Hatta gerektiğinde hesap da sorulmalıdır.
Ama bunun demokratik ve ekonomik çözümü; üreticinin örgütlü yapısını zayıflatmak değil, o yapıyı daha şeffaf, daha denetlenebilir ve daha güçlü hale getirmektir.

Çünkü bir kurum kötü yönetiliyorsa;yönetimi değiştirirsiniz,
. denetimi güçlendirirsiniz,
. mali yapısını düzeltirsiniz,
. profesyonel yönetim getirirsiniz,
. hesap verebilirliği artırırsınız.
Fakat kurumu etkisizleştirip üreticiyi piyasada tek başına bırakırsanız, sorun çözülmüş olmaz.Sadece üreticinin pazarlık gücü daha da azaltılmış olur.

Burada ayrıca kamuoyunun bilmesi gereken önemli bir ekonomik fark vardır.
Bir kamu kurumunun zararının niteliği ile kooperatifin zararının niteliği aynı değildir.
Kamu kurumlarının mali yükleri, mevzuat ve bütçe mekanizmaları çerçevesinde kamu maliyesini etkileyebilir.
Kooperatif ise kendi bilançosu, ortaklık yapısı ve mal varlığı üzerinden değerlendirilir.
Bu nedenle şu soruların tamamı kamuoyunda açıkça tartışılmalıdır:
. Hangi kurum ne kadar zarar ediyor?
. Bu zarar nasıl finanse ediliyor?
. Finansman yükünü kim taşıyor?
. Üreticiye sağlanan ekonomik fayda nedir?
. Kamu kaynakları hangi mekanizma üzerinden kullanılıyor?
Bunların cevabı siyasi sloganlarla değil, bilançolarla, denetim raporlarıyla ve rakamlarla verilmelidir.

Bugün fındıkta asıl konuşmamız gereken belki de budur.
. Üretici neden fiyat oluşum sürecinde yeterince güçlü değil?
. Neden üretici çoğu zaman “fiyatı kabul eden” konumunda?
. Neden ürününü hasat ettikten sonra kısa sürede satmak zorunda kalıyor?
. Neden depolama ve finansman imkânları üreticinin pazarlık gücünü artıracak şekilde yapılandırılamıyor?
. Neden üreticinin örgütlü ekonomik yapıları güçlendirilmek yerine sürekli tartışma konusu oluyor?
Çünkü üretici ürününü hasat ettiği anda değil, piyasada güçlü olduğu anda gerçek anlamda para kazanabilir.

Lafontaine yaşasaydı belki tilkileri, kargaları, aslanları ve kuzuları anlatırdı.
Ama bugünkü fındık piyasasını anlatmaya kalksaydı, muhtemelen kalemi bir yerde durur ve şöyle derdi: “Bu kadarını ben uyduramam!”
Çünkü hikâye gerçekten ilginç:
. 500 bin civarındaki üretici yıl boyunca üretim riskini üstleniyor.
Girdi maliyetlerini ödüyor.
. İklim riskini taşıyor.
. Hastalık ve zararlılarla mücadele ediyor.
. İşçilik parasını ödüyor.
. Ürünü hasat ediyor.
Sonra da piyasaya geldiğinde fiyat konusunda söz sahibi olabilmek için mücadele ediyor.
Karşı tarafta ise daha güçlü sermaye ve daha yüksek pazarlık kapasitesine sahip alıcılar bulunuyor.
Bu tabloya “serbest piyasa” deyip geçmek kolay.
Ama serbest piyasanın gerçekten rekabetçi olabilmesi için tarafların pazarlık gücünün, bilgiye erişiminin ve piyasaya giriş imkânlarının da sorgulanması gerekir.
Aksi halde ortada serbest piyasa değil, güçlünün daha güçlü olduğu bir piyasa düzeni tartışması vardır.

Son söz;fındık üreticisinin ihtiyacı sadaka değildir.
Üreticinin ihtiyacı;
adil rekabet, şeffaf piyasa, güçlü kooperatifçilik, erişilebilir finansman, etkin depolama, doğru fiyat politikası ve emeğinin karşılığını alabileceği bir ekonomik sistemdir.
.TMO'nun görevi tartışılabilir.
. Fiskobirlik'in yönetimi sorgulanabilir.
. Özel sektörün fiyat politikaları incelenebilir.
. Kamu kurumlarının harcamaları denetlenebilir.
Ama bütün bunların üzerinde tek bir gerçek vardır:
Fındığın sahibi üretici ise, fındığın geleceğinin konuşulduğu masada üreticinin güçlü bir sandalyesi olmak zorundadır.
Üreticiyi örgütsüz bırakırsanız;
. ürünü onun adına başkaları konuşur.
. Fiyatı onun adına başkaları belirler.
. Kârı başkaları hesaplar.
. Riski ise yine üretici taşır.
.Sonra da dönüp üreticiye,
“Serbest piyasa böyle,” dersiniz.
Masalın en komik tarafı da zaten budur.

Çünkü serbest piyasanın en büyük sırrı şudur:
Piyasada herkes özgürdür… 
FAKAT BAZILARI DİĞEERLERİNDEN DAHA ÖZGÜRDÜR!

Arif Arslan

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER